Wine Industry-BBC4

Şarap dünyasına derin bir bakış. BBC4 belgeseli, şarap dünyasının iki kalesi Bordeaux ve Burgundy’den başlayıp 3 bölümde dünya şarap endüstrisi dinamiklerini içerden aktarıyor. Özellikle Clos D’esturnel’in ingiliz şarap tüccarı Berry Bros firması ile olan ‘en primeur’ pazarlık dinamikleri ve takip eden kör tadım keyifli. İkinci bölümdeki Margaux bölümü de müthiş eğlenceli. Olumsuz geçen 2007 hasadı için ‘Bordeaux’ da kötü yıl yoktur, en kötüsü alçakgönüllü yıl vardır’ diyerek fiyatları kurtarmaya çalışıyor Fransızlar. Bordeaux her zaman Burgundy’e göre daha ‘tüccar’ ve biraz daha züppe, elitist. Burgundy daha ‘çiftçi’ ve daha direkt. Sanırım pek çok sebepten biri, Bordeaux’nun 300-400 yıldır şaraplarını alan, hatta ne istediğini anlatıp paçal yapan ingilizlerle pazarlığa alışkın olması. Bu dinamik bugün hala devam ediyor. Dünyanın geri kalanı üretim anlamında müthiş yollar alsa da şimdilik aynı olan Londra’nın hala şarabını satmak isteyenlerin, üst ligde oynamak isteyenlerin Mekke’si olması (ehm…teşbihte hata olmazmış…). Tanınma, onaylanma, ticari başarı Londra’dan geçiyor.

İlk bölüm ‘The Firm’ yukarıda, takip eden bölümleri yanındaki linklerde bulmak mümkün olacaktır. İkinci bölüm Margaux’ya eğiliyor, son bölümse Güney Afrika örneğinde yeni dünyayı ele alıyor, keşke başka bir ‘yeni’ coğrafya olsaymış, çünkü şarap konusu politika (apartheid vs) içinde biraz kaybolmuş.

 

 

Alto Adige

Alto Adige (SüdTirol),  muhteşem Alp manzaraları kadar şaraplarıyla da ünlü, kuzey İtalya’daki yarı otonom bölge. Yarı otonom çünkü büyük oranda Alman dili ve kültürü hakim. Her yerin Almanca ve İtalyanca iki ismi var. 250 ile 1000 metre arası rakımda nefes kesen vadilerde ekilen bağlar, dağlar tarafından sert rüzgarlardan ve soğuktan korunuyor. Bölgenin Alp ve Akdeniz iklim geçişinde yeralması gece-gündüz, yaz-kış arası yüksek sıcaklık oynamaları geleneksel üretim yöntemleriyle birleşince son derece özel, aromatik şaraplar üretilmesini sağlıyor.südtirol

Alman arkadaşımın rehberliğinde yaptığımız Alto Adige gezisinde aile işletmelerinden kooperatiflere farklı ölçek işletmeleri gezme ve tadım yapma şansı buldum. Dün açtığım Kettmeir Gewurztraminer 2010 bunlardan biri. kettmeir

Açık sarı renk, dolgun gövde, son derece aromatik burun, gewurztraminere özgü  gül yaprağı aroması, zarif aisidik bitişiyle güzel bir şarap ve  hesaplı (€7,00).

Tramin (Gewurztraminer’e ismini verir) kasabası bölgenin ‘weinstrasse’ olarak geçen ‘Şarap Yolu’nun önemli duraklarından biri.

Aynı isimli Kellerei Tramin, bölgeye has kırmızı ve rosesi yapılan Lagrein, Vernatsch  cinsleri yanında buralarda Blau Burgunder olarak bilinen Pinot Noir ve beyaz Weissburgunder yapıyor. tramin

alto adige vineyard

Bölgeye özgü terbiye

rasslhoff

Villa Rasslhof. Pek birşeye benzemeyen mahzen lezzet hazinesi saklıyor

Fiyatlar makul, orta sınıf şaraplar €5-10,00 arası, bir üst segment  €15-22,00 değişiyor. Ahali düzenli ve bilinçli tüketici olduğu için, rekabet yoğun da olsa pazarlama derdi pek yok gibi. Akşam üzeri yoldan geçerken durup, tadım yapıp birkaç şişeyle evlerine dönüyorlar. Kendileri yapıp kendileri içiyor denebilir, ama ihracat ta var tabi. Fakat bu geziden aklımda kalan en etkileyici şaraplar  Villa Rasslhof adında küçük bir aile işletmesinde içtiklerim oldu.  İşletmenin sahibi Valter Gamper, bu küçük işletmede işbaşındaki beşinci jenerasyon, az ama öz bir üretim yapıyor, kendi bağlarında yetişen üzümlerden. Müthiş dolgun,meyvemsi, iştah açıcı, akılda kalıcı bir beyaz: Weissburgunder (Pinot Noir melezi Pinot Blanc). İlham verici.

Herr Valter Gamper, Villa Rasslhof

Herr Valter Gamper, Villa Rasslhof

Bu üzümle birlikte  Lagrein ve Vernatsch üzümleri de bence yörenin gizli hazineleri, yakında bu isimleri daha çok duymak sürpriz olmaz. Şarabın yanında bu bölgenin Grappaları, kürlenmiş domuz ürünleri Speck’ler ve tutkulu meslektaşlar birgün tekrar ziyaret için fazlasıyla yeterli sebepler.

 

 

İçiyorum Öyleyse Varım: Filozofun Şarap Rehberi

içiyorumPek çoğunun aksine İngilizleri severim. Bir kere  ‘British humour’ bence Unesco dünya kültürel miras korunmasına alınmalı ayrıca toplamda baktığında dünya uygarlığına katkısı en fazla olan dünya vatandaşları olmalarını takdir ederim, kriterim bu yani, tabi diğer dünyalılara bazı Angloların verdiği  zarar ve acıyı da tamamen gözardı etmeden.

Roger Scruton bir İngiliz felsefeci. Kendi itirafıyla özünde orta sınıf bir İngiliz olsa da aristokrasiyi seven ve muhafazakarlığı benimsemiş tam bir ‘stiff-upper-lip’ İngiliz. Bazı görüşlerini paylaşsam da (küreselleşmeden en az şahsım kadar tiksiniyor mesela) tipik bir muhafazakarın tipik huysuz ve aymazlıkla dolu bazı söylemleri can sıkmıyor değil.  Üstüne, mesela tilki avını savunulur bir insan faaliyeti olarak görmesi ve ait olduğu kültürün bir parçası olarak ‘korunması’ gerektiğini düşünmesi düşünmekle yetinmeyip bu avlara katılması ‘hass..’ dedirtiyor, öyle ya burda korunacak bir şey varsa kızımın masallardan tanıdığı benim de bir kez canlı görebildiğim zavallı tilki. Masallardaki imajı da hakkaten hiç yardımcı olmuyor kendisine…

Neyse, enazından özgün, dürüst bir adam.

Olumlu yanından bakalım. Şaraba tutkun, şarap bilgisi derin bir felsefeci ve şarabın eşlik ettiği felsefe, üzüm cinsleri, şarap türleri ve tercihleri, terroir üzerine görüşlerini son derece zeki ve esprili bir dille yazmış. İnsanı daha çok araştırmaya yönelten referans gibi, zengin bir kitap.

Birkaç alıntı fikir verir. Mesela: ‘…zira toplum zaman zaman sarhoş edici maddelerden dolayı tehlikeye düşse de, aynı şekilde yokluğu da tehlike yaratır. Bu tür maddelerin yardımı olmadığı taktirde, birbirimizi mevcut halimizle görürüz ve hiçbir toplum da bu denli kırılgan bir temel üzerinde inşa edilemez.’

ya da,

‘Şarabın zarif lezzetinin ve zihin uyandırıcı kokusunun tamamen farkında olarak, yemek sırasında ya da sonrasında beraberce şarap içmenin, sarhoşluğa yol açtığı pek görülmemiştir…İngiltere sokaklarında şahit olduğumuz içki sorunu, Bacchus’un hakkını teslim edemememizden kaynaklanıyor. Kültürel yozlaşma yüzünden, gençler ellerinde kadeh varken, birbirleriylr muhabbet etmelerini sağlayacak şarkı, şiir, düşünce dağarcığına sahip değiller artık…Boş bir mideye içki içmenin zararlı etkilerini bilen bizlerse, şimdi de boş bir zihne içki içmenin çok daha zararlı etkilerine şahit oluyoruz.’

ya da,

‘…şarabın beden sağlığı üzerindeki etkisi ne olursa olsun, zihin sağlığı üzerinde çok daha önemli etkileri var-şölen kültüründen koparıldığında olumsuz, ona dahil olduğundaysa olumlu…’

ya da,

‘…amacım kötülüğü teşvik etmek değil, şarabın erdemle uyuştuğunu gösterebilmek. Doğru bir hayat sürmenin yolu , insanın kendi yetilerinden keyif almasından, diğer insanları sevmesi, hatta onlara aşk beslemesinden ve ölümün hem bizatihi gerekli hem de aksi taktirde bize sıkıntı verecek olanlar için kutsal bir çare olduğunu kabullenmekten geçiyor…bizlerse, günlerimizi art arda şölenlerde, şarabın katalizör, sohbetin çare, kaderimizi sakince kabullenmenin ve zamanı geldiğnde çekip gitmenin amaç olduğu şölenlerde geçirmeliyiz.’

ya da, ‘..bana kalırsa şarap yemeğin yanına çok iyi giden birşey; ama düşüncenin yanına daha da iyi gidiyor.’

ya da, ‘…doğru zamanda, doğru yerde ve doğru insanlarla beraber içilen şarap tefekküre giden yol ve huzurun habercisidir.’

En son olarak ta bir tadım notu sayılabilecek bir örnek. Manav alışveriş listesini andıran bir tadım notundansa şöyle bir ‘not’ çok daha eğlenceli:

‘ …Chablis cama benzer, öyle ki Jurassic çağından marn ve kireçtaşı bir akarsudaki çakıllar gibi parıldar bu camın içinden.Kabuklu deniz ürünleri, beşamel soslu tavuk ya da Haydn’ın üçlüleriyle iyi giden başka bir şarap yoktur. Ama Chablis’nin yanında en iyi giden şey, karanlık çökerken masada oturup sessizce yudumlayarak biraz daha Chablis içmektir…Chablis, Chardonnay spektrumunun malik ucuna yakındır, ama kendisi gibi keskin olan şarapların aksine, tıpkı Jane Austen’in Emma’sı gibi, mutlak saflığı zengin ve karanlık yanlarla dolu bir kişilikle birleştirir…’

Aylak Kitap Yayınları’ndan,   20.00 TL

Paris Tadımı 1976 : Bottle Shock

Bottle Shock. Tabir, yeni şişelenmiş şarabın dengesini kaybetmesi, geçici bir süre tuhaflaşması ve kendini gösterememesi anlamında gerçek bir üretim sorununu anlatmak için kullanılan bir tamlama aslında. Bottle sickness yani şişe hastalığı da denir. Geçicidir. O yüzdendir ki şişelenen bir şarap mümkünse piyasaya sürülmeden 3-4 ay kendine gelmesi için bekletilir. Aynı mantıkla yolculuk stresi yaşayan, titreşim gören şaraplar da garipleşebilir. Tabi burdaki kelime oyunu Fransız şaraplarının o güne dek süren rakipsiz egemenliğine sembolik bir darbe vuran ve sonraki 40 yılda şarap dünyasında gerçekleşecek eksen kaymalarının ve Yeni Dünya şarapçılığının ipuçlarını veren ünlü 1976 Paris Kör Tadımı ‘şokunu’ anlatıyor. Bunu merkezine Napa Valley’den Chateau Montelena’nın birinci gelen 1973 Chardonnay’ini alarak anlatan eğlenceli bir film. Bottle ShockAdamım Alan Rickman tadımı organize eden İngiliz Steven Spurrier rolünde her zamanki gibi formunda. Filmi seyredince, Hollywood’un her zamanki gibi gerçek mevzuları sulandırıp içine edebilme gücünü hesaba katıp, asıl neler olmuş biraz araştırayım dedim.

Tadımcılar 9 Fransız, bir Amerikalı ve düzenleyen İngiliz, ama bu ikisinin verdiği puanlar hesaba katılmıyor. Puanlama sistemi muğlak kaldığı için uzun süre  eleştirilmiş, büyük ihtimal ‘Les Yenilen Pehlivans’ tarafından. Kör tadım, İki flight: Biri Burgundy ve Amerikan Chardonnay’lerin tadımı, diğeri Fransız Bordeaux (yani yüksek oranda Cabernet Sauvignon ve Merlot paçalı) ve Amerikan Cabernet’leri. Chardonnay tadımı sonucu:

Rank Grade Wine Vintage Origin
1. Chateau Montelena 1973  USA
2. Meursault Charmes Roulot 1973  France
3. Chalone Vineyard 1974  USA
4. Spring Mountain Vineyard 1973  USA
5. Beaune Clos des Mouches Joseph Drouhin 1973  France
6. Freemark Abbey Winery 1972  USA
7. Batard-Montrachet Ramonet-Prudhon 1973  France
8. Puligny-Montrachet Les Pucelles Domaine Leflaive 1972  France
9. Veedercrest Vineyards 1972  USA
10. David Bruce Winery 1973  USA

Dikkat edersen, sadece Montelena değil, diğer California şarapları da iyi performans gösteriyor. Bir başka ilginç notsa birinci gelen Montelena’nın kendi bağlarında Cabernet Sauvignon ekili, ama ödül alan Chardonnay üzümü satın alınıyor. Böyle de oluyor yani, ‘estate’ takıntısına gerek yok yeter ki üzüm kaliteli olsun. Kırmızılarda da yine California’dan Stag’s Leap Winery birinci oluyor. Bu tadım Fransızlar tarafından önce yok farzediliyor ancak daha sonra tekrarları da yapılarak benzer sonuçlar çıkınca ‘geleneksel’ adı altında aslında teknik ve bilimsel geçerliliği olmayabilecek bazı üretim uygulamalarını gözden geçirme/vazgeçme/modernize olma gereği duydukları söylenir. Yani bu efsane tadım herkese bir şekilde yarıyor. Bu arada Chateau Montelena’nın sahibi Jim Barrett iki hafta önce kadar 86 yaşında öldü, Anglosaxon alem onu anarken, kızdırmayı pek sevdikleri Fransızlara bu olayı hatırlatmaktan geri durmadı.

Her iki ekol de o yıllardan beri çok yol aldı, değişti, evrildi, başka yeni ülkeler sahneye girdi ve epey rol çaldı ve bu değişim doğaldır ki sürüyor. Bakalım bizim coğrafyamız ne zaman ve nasıl dengelere etki edecek, ses getirecek?

 

Chamlija Merlot 2011- A nice surprise

Chamlija Merlot 2011 punching above its weight

Chamlija Merlot 2011 punching above its weight

It was a treat to taste these two wines double blind. The one on the left is Chamlija 2011 Merlot. Chamlija is a new winery nestled against the southern slopes of Istranca mountains in northwestern Turkey (Thrace, to be exact) where vineyards enjoy a relatively cooler climate compared to rest of Turkey. The other, well, one of the big boys of Bordeaux, Troplong Mondot 2009. The surprise was that Chamlija rose to the occasion beautifully. With big shoulders, strong but mostly integrated tannins and oak, a nice fruitiness, promises a good aging potential as well. A serious wine. A nice surprise…

 

 

 

 

 

2005 Bordeaux-Şarapyaparlarla Sohbet

Geçenlerde katıldığım Bordeaux tadımı pek çok açıdan özeldi. Ama dikkatimi özellikle çeken şey  tadılan şaraplardan 2005 yılına ait olanlar-ki en az 4 ya da 5 tanesi öyleydi- en olağanüstü diyebileceğiniz örneklerdi. O anki izlenimim sadece ‘çok sağlam bir yılmış’ oldu. Bordeaux 2005

Sonra bu videoya rastgeldim. Meğer 2005 öyle böyle değil,  son yüzyılın en özel hasatlarından biriymiş!. Aşağıdaki videoda, Wine Spectator’dan James Suckling’in NewYork’ta modere ettiği ve ‘A Conversation with the winemakers’ temalı Bordeaux 2005 tadımını ekliyorum. Mesela, bizim de o gün tattığımız ve en sevdiklerimden olan Rauzan Segla’nın winemakerı John Kolasa ’2005′te Bordeaux’da iyi olmayan bir şarap yapmak için aptal olmak gerekirdi’ diyor. Pontet Canet’den Alfred Tesseron 2005 için ‘bir winemaker’ın ömründe birkaç kez denk gelmeyi umabileceği bir yıldı’ diye ekliyor. Efsanevi 1982 ile aynı yere koyuyorlar. Bu şarapları yapan kişilerin bu yılla ilgili yorumları, verdikleri bazı detaylar, mesleki olarak, hatta sade bir meraklı için bile çok değerli bence. Bizim tadımın üstüne sıcağı sıcağına (bazılarının damakta bitişi o kadar uzun, düşün!, değil tabi..)  bu kayda denk gelmek çok iyi oldu.

 

Kör Tadım, Ağrısız Başım?

Geçtiğimiz haftasonu Sayın Ayhan Güleyen’in nazik daveti ile Şarap Tutkunları‘nın Bordeaux tadımına katıldım . Single blind, yani kör, yani şarapların bilindiği ama sırasının bilinmediği tadım yöntemi. Gerçi bu tadım bir-buçuk single blind gibi oldu, toplam 11 şaraplık 2 flight’tan 5′inin herşeyle birlikte isimleri de meçhuldu, yani double blind.

7-8 ‘inin müthiş olduğunu düşündüğüm ilk 10′dan sonra, sonuncu şarapla ilgili tadım notum aşağı yukarı şunları içeriyor:

‘İlk burunda kapalı, sonra faremsi, ıslak kokusu havalandırmayla büyük bölümüyle kayboluyor…Baharat kokusu… Yüksek tanen… sert, metalik… damakta yeşil biber…Uzunca bitiş ama sonda biraz acı…’. Çok ta heyecanlandırmamış .. Diğerleriyle karşılaştırınca 90-91 gibi bir not yazıyorum. Sonra üstlerindeki peçeleri birer birer düşüyor şarapların ve kim olduklarını öğreniyoruz. 11 numara kim dersin?

Petrus Pomerol 1994

Yani en az etkilendiğim iki-üç şaraptan biri efsane Petrus çıkıverdi, ki grupta da aşağı yukarı benzer bir intiba oluşmuştu. Tam bir şok yani. İnsan nerdeyse 20 yıllık bir Petrus’la buluşmasını böyle hayal etmiyor. Kör tadımın bu sürpriz yanını seviyorum. Bazı açılardan eksik kaldığını düşünsem de, bir tadım yöntemi olarak çok eğlenceli, önyargılardan uzak ve öğretici.

Tadımın moderatörlüğünü yapan Sayın Mustafa Çamlıca, 94 hasadının öncesindeki birkaç hasat gibi yağışlı, dolayısıyla tam olgunluğa ulaşılamayan yeşil bir yıl olduğundan bahsetti. Bu bir yana, sebebin sadece bu şişeyle sınırlı bir durum olma ihtimali de var. Her durumda son derece ilginç bir tadım.

Not: Şarap Tutkunları’na bu tadım şansı ve Sayın Bülent Akgerman’a bu özel şişe için teşekkürler.

 

 

 

 

Klonların Savaşı

Yoğun bir üretim , yeni sezon vb mazeretler dönemi yüzünden notlara ara vermek hoş olmadı…Şarapla ilgili her konu üzerine yazmaya, yapmaya hız vermek, denemek, herşeyi kayda almak, verimli olmak lazım. Yol uzun, hasat sayısı sınırlı. İyimser tahminle, bağların arasında dolaşıp ellerimle yapacağım 15-20 bağbozumu var. Bütün değişkenleri gözönüne aldığında 20 bağbozumu, sadece bu değişkenler uygulandığında tek tek ne sonuç verdikleri, ve birbirleriyle etkileşimlerinin neler doğurduğuna dair ancak bir sonraki 20-30 yılın yol haritasını çıkarabilir.

Değişkenlerin bazılarını sıralamak lazım: Bir kere yıllık mevsim gelişimi ve hasat zamanı hava durumu zaten ezelden beri başlı başına bir heyecan fırtınası, üstüne küresel ısınmanın yıldan yıla kendini hissettirdiği ve ciddiyetle adapte olmayı gerektiren kriz hali. Zira 30-40 yıl içinde mesela Ege’nin üzüm coğrafyası olmaktan çıkıp hurması meşhur bir yere dönüşmesi sürpriz olmayacak (burdaki meyve seçimi raslantı değil, bir politik gönderme olsun). Belki daha da öncesi bizim hangi coğrafyaya, mikroklimaya, toprağa hangi üzümleri ekeceğimiz devasa bir ön çalışma, deneme istiyor; ki sonucunda apelasyon sistemi kurulabilsin. Öte yandan olağanüstü bir yerli üzüm potansiyeli el değmeden duruyor: 600 ün üzerinde Anadolu’ya özgü farklı üzüm çoğaltılmayı, denenmeyi bekliyor. Üniversitelerin ilgili bölümlerinin artık kumda oynamayı bırakıp, varlık sebeplerini hatırlayıp işin en azından bu kısmına el atması gerekiyor. Şarap firmaları tanımı ve durumu gereği bu kolosal deneyi tek başına üstlenemez.

Yine bağda ekim aralıkları, budama yöntemleri, toprak uyumu, terbiye yöntemleri vs pek çok değişken karar vermenizi bekliyor. Herbirinin sonucu o ulaşması zor şarabı üretmenize yardım edecek ya da heyecansız sonuçlara götürecek seçimler. Buraya kadar sözü geçenler sadece bağ ve üzüm yetiştirme, bir anlamda ülke olarak kendi ‘terroir’ımızı oluşturma kısmı. Üzüm bir de şaraphaneye girdiğinde önce hasat zamanlaması ile başlayıp önünüzde sıralanan yol ayrımlarını, denenebilecek yöntemleri, her yıl öğrenilecek ve adapte olunacak yeni bilgileri düşündüğünde insan ümitsizliğe kapılabilir.

Bir insana tevazuyu daha iyi öğretecek başka bir uğraş varmı acaba?  O yüzden o meşhur anektodda, ’30-40 yıldır uğraşıyoruz hala bir türlü oturtamadık çoğu şeyi…’ diye sızlanan Avustralyalıya Fransız’ın cevabı ‘hıı doğrudur, şarapta ilk yüzyıl biraz zor geçer, sonra işler biraz kolaylaşır…’ demiştir. Eskiden Fransızların bu duruşuna alaycı yaklaşırdım, ama şarabın içinde geçirdiğim sürede anladım ki, 600-700 yıldır yukarıda geçen mevzularda oluşturdukları gelenek ve birikime saygı duymaktan ve feyz alıp çalışmaktan başka yapacak bir şey yok. 700 yıllık olup ta sadece 2-3 kere el değiştirmiş chateaux var, düşünsene! Dedesinin dedesinin dedesinin dedesinin dedesinin sürdüğü bağı yine atla süren, üzümü toplayan, şarap mayalayan, hatta her yer maya olduğu için artık maya kullanmayan, bağbozumunu aynı kadim törensel şölenlerle kutlayan adamın/kadının ruh halini düşün! Zamanın artık değiştirmediği yüzyıllardır süren oturmuş- mevsim gibi ıslah olmaz birkaç sürpriz hariç- yöntemler, rutinler. Ama tüm bu süreçte kimbilir kaç kere ters giden hasatlar, zamansız donlar, yüzyıl süren savaşlar, ekonomik buhranlar, daha çok savaşlar, el değiştiren chateau’lar, bağları söküp yaktıran böcekler, hastalıklar, üretilen berbat, vasat, iyi, muhteşem şaraplar, dolu fırtınaları, rekabet, şölen, yıkım, ekim, yeniden doğuş … Üzüm artık kendini şarap yapıyor gibi görünebilir böyle yerlerde. İşte tüm bu denenmişlik, yıpranmışlık, bitiş, diriliş, görmüş-geçirmiş dik duruşun adı gelenek oluyor. Pendore

Tüm bunları düşündüren ışık, ufak bir alana ekeceğimiz Chardonnay kalemlerini almak için Pendore’nin Salihli bağlarına gittiğimde yandı. Klon seçimi, bir bağ dikmek istediğinizde karar vermeniz gereken tüm bu değişkenlerden sadece biri, ama önemli biri. Sözgelimi Chardonnay ekmek istediniz. Şu an genetiği farklı, dolayısıyla farklı sonuç veren (verim, aromatik yapı, gevşek salkım, sıkı salkım, tane iriliği, hastalıklara direnç) onlarca Chardonnay klonu var seçim yapabileceğiniz. Mesela Dijon 76 klonu verimli, sorunsuz sayılabilecek bir klonken pek te özellikli bir şarap vermiyor aromatik yapı ve dolgunluk açısından ama ekonomik olarak az riskli; vin de table. Ama D 95 ya da Mendoza klonu aromatik bir üzüm veriyor, verimi daha az, hastalıklara daha meyilli. Özen istiyor. Premium sınıf, gövdeli  Chardonnay üretmek isteyenlerin tercihi. Bilgili bir tahminle toprağınıza, ikliminize göre seçeceğiniz klon acaba iyi sonuç verecek mi? Bunun sonucunu görebilmeniz  için bile yıllar gerekli.pendore 2

Klon sözkonusu olduğunda kabaca iki ekol var dünyada. Birincisi bağ alanına sıfırdan ekim yaparken tek bir klondan ekim yaparak sonuçta şarapta ne elde edeceğini bilmek. Burdaki risk bir hastalık geldiğinde ya da ekstrem bir hava koşulunda, ya da klon o terroirı sevmediğinde tüm parayı bir tek ata yatırıp poyraz olmak.

Puzzle gibi. 'Deli' tabir edilen Amerikan köke (resimdeki uzun parça), istenen cins akıllı aşılanmış (küçük parça) Chardonnay

Puzzle gibi. ‘Deli’ tabir edilen Amerikan köke (resimdeki uzun parça), istenen cins akıllı aşılanmış (küçük parça) Chardonnay

Diğeri ise Fransızların ‘massale selection’ dediği, yüzlerce yıldır, bağlarda budama yaparken en güçlü, aromatik ya da herneyse istenen özelliği veren asmalardan alınan kalemlerin propage edilerek bağın yenilenmesi ‘geleneğine’ dayandırılan, bir alana birkaç klondan ekim yapılması. Bu genetik anlamda bir çorba yaratıp riski azaltıyor, ve sonuç şarabın kompleksitesini arttırdığı düşünülüyor.  Diğer avantaj ise ekilen klonlardan biri performans olarak çok öne çıktığında yeni ekim alanlarına o klon ağırlıklı ekim yapma, yani diğer ekole dönme şansı vermesi.

Ülkemizde klon konusunun yeni ekimlerde gerektiği kadar masaya yatırılmadığını düşünüyorum. Bağ ekecek firmaların, yerli ya da yabancı fidan sağlayıcılardan klon çeşitliliği konusunda talepkar olmaları ileriye dönük sadece olumlu etki yapar.

Sakal traşı ve kalemler dikime hazır

Sakal traşı ve kalemler dikime hazır

Yolun henüz çok başında şarap kültürümüz. Seçimler, değişkenler, her adımda ikiye ayrılan yollar ve bunlardan yavaş yavaş damıtılacak gelenek.

Bir Türk büyüğünün dediği gibi: Durmak yok, yola devam…

Ancyra Kalecik Karası 2011

A very delicate red, rolling almost  like a white: Pale, almost diluted looking which is typical of Kalecik Karası. Clean, floral, very perfumey nose keeps you sniffing. On the palate very light, soft tannins,  low acidity with hints of red, dry fruits, ripe plum. Overall a pleasurable one. Alc. 14%Ancyra

Within the so-called Turkish wine renaissance,  Kalecik Karası holds a special place: 20 odd years ago, it was the first local variety (grown in the mid-Anatolian plains close to capital) that was salvaged from extinction to be made into wine firstly and thankfully by the efforts of Kavaklıdere, which was great. But the almost immediate labeling of  ‘Turkish Pinot Noir’ that stuck with it, in my opinion, did damage this variety’s fate, as it put some unnecessary and hard-to-live-upto burden on it. If grapes are like siblings; some being loud, upfront, confident whereas others calm, silent, shy, but with unique personalities all the same, Kalecik is the latter and should be treated as such.

Tipik Kalecik  Karası rengi, açık, nerdeyse sulandırılmış gibi duran kırmızı, burunda parfumlu ,çiçeksi , damakta fazlasıyla yumuşak tanen, düşük asidite. İçmektense koklamak çok daha tatmin edici.

Yeri gelmişken, yıllardır Kalecik Karası’na yapılan ‘Pinot Noir’a benziyor’ , ‘Türk Pinot Noir’ı’ yakıştırmaları bence bu zarif cinsin imajına, yükselişine zarar verdi, bundan vazgeçilmeli.

 

 

 

 

Burgonya-Şaraba Tutkun İnsanlar

Bak şu güzelliğe…Yapımcı Rudi Goldman’ın tek kişilik ekibiyle çektiği Burgundy şarap üreticileri üzerine bir kısa film. Burgonya, Pinot Noir ve Chardonnay üzümlerinin yurdu.  Bağbozumu sonrası 800 kadar bölge üreticisinin hasadı kutladığı, tüm üreticilerin kendi üretiminden en az iki şişe getirdiği uzun öğle yemeği. Bu tutkulu üretici ahalinin hayatından ilham verici bir kesit.

Goldman’ın tam yazısı için:   http://ipaimpress.com/burgundy-people-with-a-passion-for-wine/?goback=.gde_130451_member_211577140

 

Older Entries